Leyleği molada gördüm

Oldum olası meraklıyımdır yeni yerler görmeye ne zaman bir kitap okusam en çok anlatılanları hayal ederken bulurum kendimi, bir keresinde Atila Atasoy ‘un “ Düş Peşime “ kitabını okuduğum da Burgas ’ a o kadar çok gitmeyi istedim ki sanki çok sevdiğim bir akrabam oradaymış ve yıllarca görmemişim, çok özlemişim gibi görmek istedim. Sonra iki aile düştük karıncanın peşine gittik, çok ta iyi ettik doğrusu. Otobüsle turist olmanın keyfine Türk asıllı Bulgar vatandaşlarının desteği eklenince hiç zorlanmadık. Sonra yeni maceralara yelken açalım derken Koronalı günler gelip çattı. Bırakın gezmeyi evimizin kapısından dışarı çıkamayacağımızı düşündük çoğu zaman.
En çok ta çocukları nasıl koruyacağız kaygısı oluştu bende işim gereği , “ Hayat Güzeldir “ filmindeki sahneler canlandı gözümde , savaşta değildik belki ama salgınların geçmişte kaldığını düşünmek savaşı aratmayan günleri getirdi. Koronalı Masallar yazdım onlara büyüdüklerinde okusunlar diye, belki hatırlamayacaklar bu günleri.
Aradan neredeyse bir buçuk yıl geçti sustu yaşam; müzik sustu, tiyatro sustu, sanat sustu, edebiyat sustu ne varsa sevdiğim sihir gibi kayboldu. Dünya ne zaman öncesine döner bilmiyorum ama yaşamın aynı olmayacağı kesin daha iyi olmasını bekliyorum tabiki.
Avrupa kupası maçlarında seyircileri gördüm ya mucize gibi geldi bana. Bir de Sevgili Ayhan Rüzgar’ın bir gezi afişi “Mada Adası ve Leylekler Vadisi Gezisi” fotoğrafları. Görselleri aynı “Düş Peşime” kitabındaki karınca hesabı düştük yollara iki aile yine nerde kalmıştık diyerek.
Yıllardır yollar hızla bir yere ulaşmak içindi, bu kez görmek, dokunmak , hissetmek için olacaktı yurdumu. Öyle otel motelde de kalmayacaktık ata yurduna ulaşıp orada konaklayacaktık. İlk durağımız her zaman yanından hızlıca geçtiğimiz Huğlu oldu tüfek yapımı ile ünlü olduğunu biliyordum ama Kasabanın tam ortasındaki Atatürk anıtında Atatürk ‘ün elindeki kitapta “Bilim ve Sanat” yazıyor olması çok etkileyiciydi. Yanındaki bayrak direğinde solan bayrağımızı fark etmediklerini görüp bakkala söyledik muhtara iletmesi için. Bakkal doğru mu diye çıkıp baktı bu arada. Sonra doğa harikası Üzümlü kasabası. Gözümüz yolda gördüğümüz her güzelliğin yanında durup ölümsüzleştirdik anı.
Kendim Doğanhisar’ lı olduğum için Beyşehir in hep Hüyük tarafından gittik , ilk defa Gedikli köyüne gölün öbür yakasından gidecektik yolu biraz karıştırsak ta maceralı bir şekilde eşsiz göl manzarasını sağımıza alıp yola koyulduk. Gölün kenarına kurulmuş seyir terasları ve kuş gözlem evlerine çıkıp baktığımızda nilüfer tarlaları, sazlıklar ve muhteşem bir göl doğru seçim olduğunu hissettirdi hepimize. Yine de varmak istediğimiz o günün noktası Gedikli köyü ve Mana adası idi. Manavgat’ta arkadaşım Ganime ‘nin oralı olduğunu öğrenmiştim yol boyu rehberlik etti bize.
Köyde kiraz bahçeleri göle karşı uzanıyor yeşil ile mavi adeta dans eder gibi süzülüyor önümüzde, pancar motorundan yapılmış traktörler ard arda sıralanmış tırlara bir şey yüklüyorlar. Ganime benim adımı söyleyin demişti ilk karşımıza çıkana söyledik adını o kadar içten ilgilendi ki unutmuşuz bu insanlığı. Mana adasına muhtar yağıştan dolayı gidemeyebileceğimizi söylemişti ama kıyısına kadar gittik. Ada da otuz hane varmış , camisi de. Kayık tek ulaşım aracı, şimdilik ticari yapmıyorlar ulaşımı ama görünen o ki ilgi odağı olacağı kesin. Sadece çocuklar okula kayıkla Gedikli’ ye geliyormuş onları düşündüm nedense. Gedikli’ den aklımızda sadece manzara değil insanlık ta kaldı.
Mana adasına geçemedik ama çocukluğumda gördüğüm Tolca’ya saat ikiye doğru ulaştık , köye girince normal ahşap evlerden oluşan yapıların köşesinde balık restoranların tabelalarını takip edip göl kıyısına vardığımızda başka bir dünyaya varmışız gibi düzenlenmiş göle sıfır restoranlar ve müthiş bir göl manzarası karşıladı bizi. Tolca ‘da balık mutlaka yenmeli hakkediyor takdiri lezzetiyle ve çalışanların hizmeti ile Tolca.
Yolumuz Hüyük üzerinden Doğanhisar şimdi. Heyecanlanıyorum doğrusu memleketimi görmeyeli bir yıl oldu , Annem Babam olsa öyle mi olurdu? Olsun yine de evi kapatmayacağız anılarını yaşatacağız yaşadığımız sürece. Yağmur çiseliyor hafiften, Doğanhisar’ın en sevdiğim iki yerinden biridir Gölcük her yeri yemyeşil , güller süslemiş çimenleri. Gölün kenarındaki seyir terasında bir demlik çay iyi gider şimdi. Meşe ve çamlar o kadar büyümüş ki gölü yaprakların arasından zar zor görüyoruz. Çaydanlığın sıcaklığında ısınıyoruz ince belli bardaklardan çayımızı yudumlarken. Doğa muhteşem. Göle karşı bir restoran inşaatı var dilerim bu güzelliği bozmaz diye geçirirken içimden gün akşam oldu.
İkinci gün Annem ve Babam gidene kadar çok korktuğum sonra onlar var diye evimiz gibi hissettiğim kabristanı ziyaretle başlıyoruz güne . Geldim bak diyorum Anneme Babama rahat uyuyun. Kuruyan otları yoluyorum gözlerim buğulu. Büyükçe bir kaplumbağa takılıyor gözüme taşlara tırmanmaya çalışıyor alıp düz bir yere mi koysak diye düşünürken aşıyor taşları şaşırıyorum. Kim bilir kaç yaşında.
Yarım asır geride kaldı görmedim Doğanhisar’ın köylerinin bazılarını istikamet Fırınlı, Davras ,Doğanhisar göleti. Çam ağaçları, meşe ve diplerinde tavşancıklar çiçek açmış balta girmemiş ormanlar gibi, ne güzel korumuşlar diyorum içimden. Ninemle tavşancık sarıp getirdiğimiz geliyor gözlerimiz önüne . Birden hiç görmediğim çilek tarlaları başlıyor yolun sağında. İçten içe umutlanıyorum Doğanhisar’ın makus talihi değişecek diye. Göleti bulurken biraz kayboluyoruz ama bulduğumuza değiyor. Suları biraz çekilse de havzasını görmek çok güzel. Uzakta iki kişi mantar topluyor izliyoruz hayranlıkla ama gitme vakti istikamet Nasrettin Hoca’nın memleketi Akşehir.
Akşehir çocukluğumun ilklerinin şehridir; ilk lokantayı, ilk kuyumcuyu, ilk hastaneyi ve ilk pastaneyi orada gördüm nasıl unutabilirim. Doğanhisar’ lılar Konya ‘dan çok Akşehir’e giderdi ihtiyaçları için hala öyle mi bilmiyorum ama en son dört beş yıl önce gittiğimde çok eskimiş gibi gelmişti gözüme bu sebeple gördüğüm manzara karşısında şaşkınlıkla birlikte bir heyecan duydum. Tarihi ahşap evlerin neredeyse tamamı restore edilmiş ve pırıl pırıl parlıyordu, Şehir meydanındaki tüm işyerlerinin de yarısına yakını restore edilmiş ve çalışmalar devam ediyor. Nasrettin hocanın türbesi tadilata alınmış ama yanına kadar gidip dua okuduk, O’nun masalları ya olmasaydı?
Hıdırlık’ta içtiğimiz Türk kahvesine Nasrettin hoca mizahı damgasını vurmuştu baktığımız her yerde. Gülmek ne güzelmiş meğer güldüren olduğunda.
Babamın çocukken götürdüğü Lezzet lokantasının hala orada ve çalışıyor olması etli ekmeği kadar güzeldi.
İçimden bunları yazmalıyım insanlar görmeli bu güzellikleri diye geçirdim .Argıthan’ dan Doğanhisar’a dönüş yolunda Babamın Takatukasıyla iki kilometreden varillerle su getirdiğimiz elma bahçemizi için Babamın tek hayali olan o suyun şimdi kanallar döşenerek yanı başına geldiğini görünce ; Söz dedim Baba yeşerecek fidanların.
Kerpiçten yapılmış üç katlı olan evimiz ne zaman yapıldı diye sordum Amcama; bin dokuz yüz atmış bir dedi, Annem ne zaman arabamıza binip dönecek olsak bir tas suyu arkamızdan dökerdi iki bin on beşe kadar. Döndüm hayali ile vedalaştım. Şimdi ben döküyorum Anne evlatlarım gittiğin de su gibi gidip gelsinler diye.
Dönüş yolundayız şimdi Beyşehir’de gezmediğimiz ne var diye sormuştum kuzenim Ali’ye Eflatun Pınarı Hitit Su Anıtı ve Eşrefoğlu Camisi dedi. Onlarca kez geçtiğimiz o yoldan sola döndüğümüzde yedi kilometre içerde Hititlerden kalma muhteşem bir su anıtı ve havuzunun olduğunu görmek şaşkına çevirdi doğrusu. Milattan önce yapılmış bu anıt hala sağlam ve suyunu bu güne getirebilmişti. Oysa her yer kuraktı az ilerisinde sanki yanlış olan bir şeyler vardı oturmayan diye düşünürken inanamadığımız bir sürü ile karşılaştık. Aynı yöne bakan Leylekler sürüsü. Kıraç bir tarlanın ortasında öylece duruyorlardı, elli yüz metre ötesinde başka bir sürü yine aynı yöne bakıyorlardı. Hani Leyleği havada görmek diye bir deyim vardır ya ; biz mola da gördük yine de ilk defa böyle bir leylek sürüsü ile karşılaşmanın heyecanını yaşadık.
Son durağımız Eşrefoğlu camiine vardığımızda Cuma vakti gelmişti , görevli; saat bir buçuktan sonra ziyaret edebileceğimizi söyledi. Dışından bazı bölümlerinin restore edildiğini gördük etrafındaki binaların da aslına uygun restorasyonları devam ediyor. Süreyi değerlendirmek için Beyşehir gölü tekne turuna çıktık kırk beş dakika süren. Ahşap teknenin oturma masa ve koltukları konforlu, hafif bir müzik çalıyor, kabuklu yiyecek yasak etraf tertemiz. Çay istiyoruz görevliden sazlıklarla süslenmiş gölü seyrederken. Teknemizin peşine takılan Yusufcukları konuşuyoruz. Ne kadar ilginç bir yaşam öyküleri varmış meğer araştırıp okuyoruz.
Aklımız yine de Eşrefoğlu camisinde, hızlı adımlarla tekneden inip Camiye yaklaşıyoruz, önceden hazırladığımız baş örtülerimizi örtüyoruz kadınlar olarak. Kapıdan girince ilk göze çarpan ahşap direkler oluyor , sonra tam ortada şimdiye kadar hiç görmediğim bir çukur etrafı çevrilmiş. Muhteşem çinilerle işlenmiş mihrap. İki ayrı bölümde devlet işlerinin de konuşulduğu dönemin locaları. Hissettirdiği duygu olağanüstü. En çok ortadaki çukuru merak ediyoruz ,caminin tavanı çukuru kaplayan camla kaplı. Eğer bu yazıyı okuyorsanız çukurun ne amaçla yapıldığını kendinizin araştırması heyecan verici olacaktır diye size bırakıyorum. Sadece en büyük ulu cami olduğunu ve bizi büyülediğiniz söyleyebilirim.
Üç güne ne sığar diye düşünmüştüm yola çıkarken planladıklarımızın yanında şans ta yoldaş oldu bize. Doğanın ve insanların dost olduğunu görmek umut verdi, tarihte binlerce yıl sonrasın da bile hayranlıkla bakakaldığımız eserleri bize bırakanlara şükran duymanın mutluluğunu yaşadık. Ve istedim ki belki benim gibi Siz de merak eder düşersiniz peşine …

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir