Duygusal

Son günlerde okuduğum bir kitapta hiç tanımadığımız ebeveynlerimizin yaşadıkları travmaların tıpa tıp nerede ise aynısını yaşadığımızın psikanaliz inceleme sonuçlarıyla örneklediğini gördüğümde bir tek şeyi düşündüm ” neden bu kadar ezilmiş ve hakkı yenenlere dayanılmaz bir savunma mekanizması getirip başımı belaya sokuyorum ve neden bu kadar duygusalım” sorusu şimşek gibi çaktı zihnimde. Tanımadığım hangi ebeveynim ne yaşamıştı da ben bu duruma saplanıp kalmıştım?
Bu gün tam da Manavgat yangınının altmışıncı günü genç bir kadın gözlerime bakıp; “bu işte duygusallığa yer yok” dedi.
Gidebildiğim kadar geriye gittim; yetmişli yıllar ; mahallede çocuklarla yakar top oynuyoruz iki grup var herkes güçlü olanları takımına almak istiyor ben gözlerime bakanları, sonuca aldırmadan ..Sonra bir de her iki takıma giremeyen” aradan gülden” ler var. Onların başarısı ya da başarısızlığı oyunu etkilemiyor..Bu konuda iki takım hem fikiriz. Bu gün duygusallığa yer yok cümlesi kendimce okuduklarımla buldu yerini; ” ben gözüme bakanların gözündeyim” .
Tarih 31 Temmuz 2021 Manavgat yangınını dördüncü, torunum Yücel Bora’nın doğumunun on yedinci günü. Torunum için Antalya’dayız eşimle ,yangın kontrol altına alınmış Türkiye’nin her köşesinden su, buz, ayran yangın için mücadele eden isimsiz kahramanlar için geliyor, yangının boyutu giden canlarda saklı, içime bir alev topu düşüyor:
” Oğlum Yücel Bora güvende , ya o köydeki çocuklar” diyorum, eşimle dönüyoruz Manavgat’a. Doğru yangın dayanışma merkezine , gönüllüler gelen yardımları ayrıştırmaya çalışıyor kendime bir ekip bulup çalışıyorum. Göz yaşartıcı bir dayanışma .Aklım köydeki çocuklarda, gönüllü saha çalışması istiyorum başkanlıktan. Çocuklar ne yer, ne içer ?
Ertesi günü üç kişilik bir ekip kurup Dikmen, Bucakşeyhler, Tilkiler, Sevinç, Yaylaalan’ la başlıyoruz. Tilkiler’ de Cami yangından kurtulmuş Muhtar, eşi bir kaç köylü toplanmışlar.” Geçmiş olsun ” diyoruz.
Etrafta yanan ormanların çaresizliği. Tanışıyoruz, ne söylenir , nasıl söylenir bu ortamda kelimeler boğazımda düğüm düğüm.
“Eviniz ne durumda, ne yapabiliriz” diye soruyorum, yirmi beş otuz yaşlarında güneşinde etkisiyle iyice koyulaşmış ten rengine cam gibi parlayan gözlerini yerden kaldıran genç” Abla benim sadece evim yanmadı, ekmek teknem yandı. Ben orman işçisiyim, kesim zamanı ormana çalışır , defne zamanı defne toplayarak geçimimi sağlıyorum şimdi buralarda nasıl dururum her şeyimi kaybettim.” dediğinde gözlerimin buğusu damlalara dönüşüyor..
Muhtar evleri dolaşmamız ve durup tespiti yapabilmemizi sağlayacak birini veriyor yanımıza yürüyoruz, yolun kenarında tek katlı bir evin önüne geliyoruz , evin pencereleri tamamen yanmış avlusundaki ağaçlar siyaha büyünmüş altmış beş yetmiş yaş arasında bir amca öylece bakıyor; ”geçmiş olsun,” diyerek başlıyoruz, yalnız mısınız dediğimizde,
“Yangın başlayınca hanımı Manavgat’a kızın yanına gönderdim, buna dayanamaz görmesin, bir fotoğrafımız bile kalmadı” sözleriyle arkadaşımla göz göze geliyoruz sessizce, bir fotoğraf bile kalmadı! . İçimden durmadan bir şeyler yapmalı bir şeyler yapmalı diyorum, yapacağız.
Sevinç köyüne doğru giderken siyaha bürünmüş dağı taşı görünce Sırt Köyündeki öğrencim Medine’nin “çok büyük bir çaresizlikti” sözlerindeki çaresizliği yaşıyorum. Sevinç ne güzel bir isim şimdi yerini hüzne bırakmış köyün girişindeki durakta bekleyen muhtarının gözlerinde. Eskiden ilk okul olarak kullanılan terkedilmiş binaya konulmuş yardımlar, insanlar arabasına atlayıp “ne yapabiliriz” diye koşup gelmişler, ”ne güzel insanlarımız var” diyorum , unuttuğumuz değerler sahnede yangın yerinde .
Ertesi gün Aşağı Işıklar da yanmış evlerinin bahçesinde oturup çaresizce bekleyen bir ailenin yanına yaklaşıp oturuyoruz. Evin annesi “bakın diyor bakın bu iki tavuk sağ çıktı yangından ama üç gündür hiç kıpırdamadan duruyorlar yerlerinde” Tavuklarla göz göze geliyorum, korkunun boyutunu düşünüyorum.
Yola devam ederken yanmamış bir ev görüyoruz çocuklar var duruyoruz. Bir su bidonundan salıncak yapmış ailesi, iniyoruz “Seni sallayabilir miyim” diyorum, gülümseyip başını olur anlamında sallıyor. ”Umut diyorum umut sizsiniz,” yanımızda getirdiklerimizi paylaşıp yola devam ediyoruz.
Ulukapı’ya doğru giderken yanan mezarlıkları görüyoruz “koruyamadık, koruyamadık sizleri göz göre göre yandınız” diyorum. Yolun yanında siyaha dönmüş atletiyle bir adam, karnı burnunda bir kadın, üç yaşlarında bir erkek çocuk görüp duruyoruz. Adam ” yıktırmam evimi, gerekirse sabaha kadar nöbet tutarım” diyor. Benim gözüm anne ve çocuğunda. Telefonlarımızı alıp veriyoruz bir birimize. Doğum için hastane konuşuyoruz, giderken dönüp küçük çocuğa bakıyorum , geleceğim seni görmek için diye kendime söz veriyorum.
Nereye bakacağımızı şaşırıyoruz yer yanmış, gök yanmış biz savaş alanında bombalar atılmış gibi hiçbir evin kullanılabilecek durumu görünmüyor. Orta yaşlar da bir adam evin altında yanmış samanların yanında oturuyor tek başına, tanıtıyoruz kendimizi, ayağa kalkıyor evinin arkasına götürüyor bizi duvarın hemen yanındaki bir tavuk yumurtasını gösteriyor” bakın onlarca tavuğun içinden bir tanesi kurtuldu ve bu sabah bu yumurtayı yaptı ya ben de evimi tekrar ayağa kaldıracağım” diyerek gözlerindeki umutla yumurtayı alıp avucuma bırakıyor. ”Siz götürün “ diyor. Yumurta kırılamasın diye peçeteye sarıp fotoğrafını çekiyorum. O artık sadece bir yumurta değil benim için.
Manavgat yandı kırk yedi mahallesiyle, acının tarifi yok . Çocuklar diyorum çocuklar, durmayacağım sizler için, gece gündüz demeden, gönül dostlarını alıp yanıma sizi yalnız bırakmayacağım. İşte bu yüzden , tam da bu yüzden “DUYGUSALLIĞA YER VAR”…

4 thoughts on “Duygusal”

  1. Duygusallığa yer yok diyenler duygularımıza dua etsinler. Duygularıyla hareket edenler bu dünyayı güzelleştirecekler. Bunu yazıya döken, oda benim kahramanım!

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir